Bölgesel Dengeler Değişirken Kıbrıs İçin Fırsat Penceresi Daralıyor
- Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan savunma anlaşması imzaladı; saldırı üç ülkeye yapılmış sayılacak.
- Anlaşmanın ilerleyen dönemde Mısır'ı da kapsayabileceği konuşuluyor.
- İran krizi, ABD güvenlik şemsiyesine alternatif ortaklık arayışlarını hızlandırdı.
- Türkiye'nin artan bölgesel ağırlığı, Kıbrıs'ta çözümün değerini ve taviz maliyetini yükseltiyor.
Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ın kısa süre önce imzaladığı savunma anlaşması, Ortadoğu'da güvenlik ortaklıklarının nasıl yeniden kurulduğunu gösteren önemli bir adım olarak değerlendiriliyor. Anlaşma çerçevesinde taraflardan birine yönelik silahlı saldırı, üç ülkeye birden yapılmış sayılacak. Pakistan'ın nükleer gücünü, Suudi Arabistan'ın finansal imkanlarını ve Türkiye'nin savunma sanayii birikimini aynı masada buluşturan bu yapının ilerleyen dönemde Mısır'ı da içine alabileceği konuşuluyor.
Bu gelişmenin arkasında yatan temel etkenlerden biri, İran krizinin Washington'ın bölgesel güvenliği sağlama kapasitesine dair yarattığı soru işaretleri. Bölge ülkeleri, ABD güvenlik şemsiyesini tamamlayacak ya da bazı durumlarda ona alternatif oluşturacak yeni ortaklıklar arayışına girmiş durumda. Hürmüz ve Babül Mendep boğazlarının güvenliği artık yalnızca Körfez ülkelerini değil, Avrupa'dan Asya'ya uzanan geniş bir coğrafyayı ilgilendiriyor. İran'ın Umman ile uzlaştığını açıklaması ve ABD'nin ardından bazı yaptırımları kaldırma kararı Hürmüz konusunda olumlu beklentiler yaratsa da, bu boğaza bağımlılığı azaltacak yeni enerji rotaları ve ticaret güzergahları üzerine arayışların süreceği anlaşılıyor.
Ankara'nın Körfez ülkeleriyle gelişen ilişkileri, savunma sanayii altyapısı ve Suriye'de Esad rejiminin yıkılmasında üstlendiği başat rol, Türkiye'yi bölgedeki merkezi aktörlerden biri haline getirdi. Hizbullah'ın silahsızlandırılması konusunda Lübnan ile yürütülen görüşmeler ve Gazze'de Hamas'ın silah bırakma kararındaki rolü de bu tabloyu güçlendiriyor. Ancak bu artan ağırlık, Kıbrıs başlığında paradoksal bir durum yaratıyor. Bölgesel koşullar çözümün stratejik değerini artırırken, gerekli tavizlerin siyasi maliyeti de aynı oranda yükseliyor.
Ankara açısından bakıldığında, bölgesel güvenlik ortamının sertleşmesi hem kendi güvenlik kaygılarını hem de bölge ülkelerinin Türkiye'ye duyduğu ihtiyacı güçlendiriyor. Ancak dış teşviklerin yetersiz kalması durumunda Türkiye, daha acil gördüğü güvenlik meselelerine yönelerek Kıbrıs'ta mevcut pozisyonunu koruma eğilimine girebilir. Güney Kıbrıs ve Yunanistan cephesinde de benzer bir ikilem söz konusu. Türkiye'nin bölgesel ağırlığının artması çözümü bu aktörler için daha stratejik hale getirirken, Ankara'nın çözüm sonrası adadaki güvenlik rolüne ilişkin kaygılar taviz verme isteksizliğini artırıyor.
Kıbrıslı Türkler ise çözümsüzlüğün siyasi, ekonomik ve uluslararası maliyetlerini doğrudan yaşayan taraf olmayı sürdürüyor. Bu durum, güvenlik kaygıları ile çözüm arayışının birbirinin alternatifi değil, aynı denklemin tamamlayıcı unsurları olarak değerlendirilmesini zorunlu kılıyor. Bölgesel dengelerin hızla değiştiği bu ortamda, diplomatik hareketliliğin kendiliğinden kalıcı hale geleceğini varsaymak gerçekçi görünmüyor. Çözümün stratejik değeri arttıkça siyasi esnekliğin de aynı ölçüde artacağını söylemek giderek zorlaşıyor. Bu nedenle dış teşvik ve tavizlerin önemi daha da belirgin hale geliyor.