Dijital Nefretin Anatomisi: Acı Üzerinden Milliyetçilik Taslamak
- Girne açıklarındaki deniz felaketinde yedi kişi öldü, düzinelerce kişi kayıp.
- Çevrimiçi platformlarda felaketle ilgili ölüm tehditleri ve nefret dolu paylaşımlar yapıldı.
- Medya kuruluşları "işgal altındaki Girne" ifadesini kullanmadığı için eleştirildi.
- Şubat 2023 depremlerinde de Kıbrıslı ölümlere benzer nefret söylemi yöneltilmişti.
Girne açıklarında yaşanan ve yüzlerce insanı etkileyen deniz felaketi, yalnızca kurtarma çalışmalarını değil, aynı zamanda toplumların acı karşısındaki reflekslerini de gözler önüne serdi. Yedi kişinin öldüğü doğrulanırken, düzinelerce insan hâlâ kayıp. Ancak bu trajedinin ardından bazı çevrimiçi platformlarda yükselen sesler, insan hayatının değerinin köken ve kimlik üzerinden ölçüldüğü rahatsız edici bir zihniyeti ifşa etti.
Felaket haberini paylaşan medya kuruluşları, "işgal altındaki Girne" ifadesini kullanmadıkları gerekçesiyle eleştirildi. Bu görece ılımlı sayılabilecek tepkilerin ötesinde, ölüm tehditleri, "herkesin dibe batması" yönünde dilekler ve nefret dolu şiirlerle süslenen paylaşımlar, dijital ortamın karanlık yüzünü bir kez daha ortaya çıkardı. Hatta bir web sitesinin paylaştığı ağlayan emojiler bile sorgulandı; "Onlar Türk; artık deniz bile onlara tahammül edemiyor" gibi ifadeler kullanıldı.
Bu nefret söylemi yeni değil. Şubat 2023'te Türkiye ve Suriye'de meydana gelen depremlerde hayatını kaybedenler arasında, Mağusa'dan gelen voleybol takımının 22 üyesi de dahil olmak üzere 34 Kıbrıslı bulunuyordu. O dönemde de benzer, hatta daha ağır ifadeler kullanılmış, deprem ilahi bir ceza olarak nitelendirilmişti. Aynı ilahi gücün 1974'teki felakete neden izin verdiği sorusu ise hiç sorulmadı.
Bu tutum, derinlere kök salmış toplumsal bir patolojinin dışavurumu olarak değerlendirilebilir. Gerçek sorunlarla yüzleşme cesareti gösteremeyenler, klavye başında nefret kusarak ucuz bir kahramanlık hissi yaşamaya çalışıyor. Oysa bu davranış biçimi, ne kaybedilmiş toprakları geri getirir ne de toplumlar arası barışa katkı sağlar. İnsan hayatının değeri, DNA ve köken üzerinden değil, ortak insanlık bilinci üzerinden ölçülmelidir.