Kıbrıs'ta Çözümün Eşiğinde Kritik Ziyaret
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres’in Kıbrıs ziyareti, sıradan bir protokol adımı olmanın ötesinde, adanın geleceği için belirleyici bir dönemeç olarak değerlendiriliyor. On altı yıl aradan sonra adaya ayak basan bir BM Genel Sekreteri, iki tarafın tutumlarında ani bir değişiklik olmasa da, müzakereleri yeniden başlatmak yerine sonuca ulaştırmayı hedefleyen yeni bir konferans olasılığını gündeme getiriyor. Bu durum, Kıbrıs sorununun kronikleşmiş karamsarlığına rağmen, umut verici bir farklılık olarak öne çıkıyor.
Uzmanlara göre, mevcut durum, müzakerelere sıfırdan başlanmayacağını gösteriyor. 2017 yazında Crans-Montana’da yaşanan çöküş, yeterli zemin olmamasından değil, aksine on yıllar süren görüşmelerin ardından yönetişim, mülkiyet, toprak ve AB gibi konularda büyük ölçüde mutabakata varılmış olmasına rağmen, güvenlik ve garantiler gibi kalan son farklılıkların aşılamamasından kaynaklanmıştı. Guterres çerçevesi olarak bilinen yapı, işte bu kalan az sayıdaki pürüzü netleştirmişti. Yani taraflar başlangıç çizgisinde değil, bitiş çizgisine bir mil uzaklıktaydı.
Aradan geçen dokuz yıl, yeni engeller, derinleşen statüko ve bölünmeden beslenen çıkar gruplarını beraberinde getirdi. Her geçen yıl çözümü daha da zorlaştırsa da, üzerinde mutabık kalınan hususları geçersiz kılmıyor. Asıl soru, bu “son mil”i tamamlamak için gereken siyasi iradenin hâlâ var olup olmadığı. Bu noktada, Türkiye’nin değişen konumu dikkat çekiyor. 2026 yılındaki Ankara, AB ile ilişkilerini canlandırma, Gümrük Birliği’ni geliştirme ve Avrupa savunma planlamasına katılma arayışında. Bu hedeflere ulaşmanın Kıbrıs sorununda anlamlı bir ilerlemeye bağlı olduğunun bilincinde olan Türkiye, Avrupa’nın etki gücünü artırmış durumda.
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin de bir AB üyesi olarak etki gücü arttı. Ancak bu gücün, yalnızca veto hakkı kullanmak için değil, ülkeyi Avrupa’nın hukuki ve siyasi düzeni içinde yeniden birleştirecek bir çözüm için katalizör görevi görmesi gerektiği vurgulanıyor. Lefkoşa’nın en büyük sorumluluğu, tüm Kıbrıslıların devleti olarak, Kıbrıslı Türkleri yabancı bir halk değil, aynı Cumhuriyet’in kurucu ortakları ve AB vatandaşları olarak görmek. Bu, bir taviz değil, siyasi bir olgunluk olarak değerlendiriliyor. Tarih, çözümsüzlüğe yatırım yapanların Kıbrıs’ı hiçbir zaman daha güçlü bir konuma getirmediğini, aksine kaçırılan her fırsatın işgalin sonuçlarını pekiştirdiğini gösteriyor. Bugünkü jeopolitik gerçeklik, Doğu Akdeniz’in yeniden şekillendiği bu dönemde, Kıbrıs’ın birleşik bir Avrupa devleti olarak bu gelişmelere katılmasını zorunlu kılıyor. Guterres, çözümü dayatmak için değil, Cenevre’deki yeni beş taraflı konferansın gerçek bir girişime dönüşmesi için uygun koşulları yaratmak üzere Lefkoşa’da. Ancak en büyük sorumluluk, yarım kalan bu yolculuğu tamamlamak için siyasi cesareti bulması gereken Kıbrıslılara ait.